Côte d'Azur Tatili
Kurban bayramınızı tebrik ederek, geçtiğimiz haftalarda Fransa'nın Nice şehrine yaptığımız geziyi ve orada yediğimiz kampanyalı risottoyu paylaşmak istiyorum.
Nisan ayının son haftası kısa bir tatil yapmak istedik. Mevsimsel şartları göz önünde bulundurunca Akdeniz ülkelerinden birine gitmek iyi bir fikir gibi geldi. Akdeniz hem iklimiyle hem de doğal güzellikleriyle pek çok ünlü şehri kıyılarında barındırıyor. Nice şehri Fransa’nın güneyinde, İtalya sınırına çok yakın bir konumda. Sahilleri çok güzel. Yeryüzü şekilleri bizdeki Antalya / Kaş gibi.
Uçaktan inince tramvaya binerek şehir merkezine 15-20 dakikada geliniyor, havaalanı merkeze çok yakın. Otelimiz Massena meydanında, şehrin merkezindeydi. Bu şekilde tüm şehri yürüyerek gezebildik. Trene bineceğimizde de istasyona 15 dakikada yürüyebiliyorduk.
Çok dalgalı olmasına rağmen denize giren insanlar vardı, muhtemelen deniz suyu yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. İlk gün Nice sahilinde yürüyüş yapıp, yorulduğumuzda yerel pazara girip “socca” diye yöresel bir atıştırmalık yedik. Nohut unundan yapılıyormuş, çok alakası olmasa da gözlememsi bir yiyecek olarak tanımlayabilirim.
Nisan ayı olmasına rağmen hava oldukça sıcaktı. Buralara yazın ortasında gelinmez diye düşünüyorum, ya da gelinir ama deniz tatili şeklinde planlamak lazım. Çok sıcak bir memleket, klasik Akdeniz havası hakim.
Şehre tepeden bakan parka çıkarken biraz yorulsak da, manzara ve parkın güzelliğine değiyor. Akdeniz akşamları burada da güzel :) Millet sahile akın ediyor, spor yapanlar, mehtabı seyredenler, denize girenler, müzik dinleyenler...
İkinci gün film festivaliyle meşhur komşu Cannes (kan) şehrine günübirlik geçtik. Yarım saatte bir tren var, fiyatlar gidiş geliş 20 euro civarındaydı. Trenlerden güzergah üzerinde istediğiniz durakta inip binip devam edebiliyorsunuz. Tekrar bilet almanız gerekmiyor.
Cannes da güzel bir şehir, oldukça sakin ve huzurlu bir ortam var. Cuma namazını Medine-i Münevvere camiinde Fransız din kardeşlerimle kıldım. Ömrümde dinlediğim en uzun hutbe rekorunu da bu camide egale etmiş oldum.
Dönüşte Antibes (antib) kentine uğradık. Eğer buralara gelirseniz mutlaka görün, bence Cannes’dan daha güzel. Eski şehir içindeki sokaklara dalın, sonra surların üstüne çıkıp kıyıya vuran dalgaları seyredin. Herhangi bir kafede oturup kahve için. Nereden kahve aldıysak hepsini beğendik.
Üçüncü gün bu kez İtalya istikametine, yani doğuya doğru gittik. Gittiğimiz yerler Nice’ten en fazla 40-45 dakika uzaklıkta yerlerdi, yollarda fazla vakit geçirmemek için yakın yerleri gezmek istedik. Limonuyla meşhur Menton şehrine vardık. Menton’da tepedeki kiliseye çıkan dar sokaklara vurduk. Taa en tepeye, mezarlığın olduğu yere kadar çıktık. Muhteşem bir manzara eşliğinde mezar taşı okuduk ve yorumladık :)
Aşağı inerken bu kez şehrin diğer tarafına doğru geçtik ve kilisenin altındaki ünlü sarı renkli merdivenlerden sahile düştük. Yayalara da açık olan ve şehrin kurulduğu tepeyi delip geçen tünelden tren istasyonuna doğru giderek Monaco’ya giden bir trene atladık.
Monaco, Menton ve Nice’in ortasında yer alıyor. Çok tepelik ve yüksek yamaçların olduğu, üst üste binalardan müteşekkil daracık bir ülke. Monaco, Vatikan’dan sonra Avrupa’nın en küçük ülkesi. Fransa’nın şehri gibi görünse de, kağıt üstünde bağımsız bir ülke.
Biz gittiğimizde Monaco grand prix’ine birkaç hafta kalmıştı, o yüzden pisti oluşturan yolların kenarına barikatlar kurulmuştu ve yaya trafiği belli yerlerden verilmişti. Bir şekilde yolumuzu bulduk ve meşhur Fairmont Monte-Carlo otelinin altından geçen tünele girdik. Formula 1 arabaları bu tünelden geçerken öyle bir ses çıkarıyor ki, ben TV’de izlerken bile zevkten dört köşe oluyorum.
Monaco zenginlerin yoğun olduğu bir yer, sokakta Ferrari görünce dönüp bakmıyorsunuz bile bir süre sonra. Acayip arabalar var.
Saat 3-4 gibi hafiften acıkmıştık, güzel manzaralı hoş bir kafeye oturduk. Ançüezli (hamsili) pizza ve trüf mantarlı risotto aldık. Risotto karambole geldi. Aslında sadece pizza alacaktık, ara öğün gibi. Garson fransızca risotto falan bir şeyler dedi, ben de 20 yıl evvel hafif yollu bir fransızca tedrisatı görmenin verdiği özgüvenle garsonla konuşmaya başladım. Ve zannettim ki o güne özel bir kampanya varmış da pizza alana risotto bedavaymış. Saflığa bak, sanki dominos pizzaya gitmişiz de bir alana bir bedavaymış. Ne kampanyası… Hesap gelince anladık ki, o güne özel spesyal olarak risotto varmış. Garson bana günün spesyalini anlatıyormuş.
150 euro hesap ödedik ya neyse.
Aslında aklımızda Monaco’ya çok yakın olan Eze’ye de uğramak vardı fakat saat geç olmuştu. Otelimize döndüğümüzde ayaklarımıza kara sular çoktan inmişti. Akşam hafif bir şeyler atıştırdık, çünkü Monaco’daki kafede kampanyadan istifade ederek karnımızı iyi doyurmuştuk.
Pazar günü ise sabahtan otelden ayrıldık ve güney Fransa kaçamağının sonuna geldik.
ü şekilleri bizdeki Antalya / Kaş gibi.
Uçaktan inince tramvaya binerek şehir merkezine 15-20 dakikada geliniyor, havaalanı merkeze çok yakın. Otelimiz Massena meydanında, şehrin merkezindeydi. Bu şekilde tüm şehri yürüyerek gezebildik. Trene bineceğimizde de istasyona 15 dakikada yürüyebiliyorduk.
Çok dalgalı olmasına rağmen denize giren insanlar vardı, muhtemelen deniz suyu yavaş yavaş ısınmaya başlamıştı. İlk gün Nice sahilinde yürüyüş yapıp, yorulduğumuzda yerel pazara girip “socca” diye yöresel bir atıştırmalık yedik. Nohut unundan yapılıyormuş, çok alakası olmasa da gözlememsi bir yiyecek olarak tanımlayabilirim.
Nisan ayı olmasına rağmen hava oldukça sıcaktı. Buralara yazın ortasında gelinmez diye düşünüyorum, ya da gelinir ama deniz tatili şeklinde planlamak lazım. Çok sıcak bir memleket, klasik Akdeniz havası hakim.
Şehre tepeden bakan parka çıkarken biraz yorulsak da, manzara ve parkın güzelliğine değiyor. Akdeniz akşamları burada da güzel :) Millet sahile akın ediyor, spor yapanlar, mehtabı seyredenler, denize girenler, müzik dinleyenler...
İkinci gün film festivaliyle meşhur komşu Cannes (kan) şehrine günübirlik geçtik. Yarım saatte bir tren var, fiyatlar gidiş geliş 20 euro civarındaydı. Trenlerden güzergah üzerinde istediğiniz durakta inip binip devam edebiliyorsunuz. Tekrar bilet almanız gerekmiyor.
Cannes da güzel bir şehir, oldukça sakin ve huzurlu bir ortam var. Cuma namazını Medine-i Münevvere camiinde Fransız din kardeşlerimle kıldım. Ömrümde dinlediğim en uzun hutbe rekorunu da bu camide egale etmiş oldum.
Dönüşte Antibes (antib) kentine uğradık. Eğer buralara gelirseniz mutlaka görün, bence Cannes’dan daha güzel. Eski şehir içindeki sokaklara dalın, sonra surların üstüne çıkıp kıyıya vuran dalgaları seyredin. Herhangi bir kafede oturup kahve için. Nereden kahve aldıysak hepsini beğendik.
Üçüncü gün bu kez İtalya istikametine, yani doğuya doğru gittik. Gittiğimiz yerler Nice’ten en fazla 40-45 dakika uzaklıkta yerlerdi, yollarda fazla vakit geçirmemek için yakın yerleri gezmek istedik. Limonuyla meşhur Menton şehrine vardık. Menton’da tepedeki kiliseye çıkan dar sokaklara vurduk. Taa en tepeye, mezarlığın olduğu yere kadar çıktık. Muhteşem bir manzara eşliğinde mezar taşı okuduk ve yorumladık :)
Aşağı inerken bu kez şehrin diğer tarafına doğru geçtik ve kilisenin altındaki ünlü sarı renkli merdivenlerden sahile düştük. Yayalara da açık olan ve şehrin kurulduğu tepeyi delip geçen tünelden tren istasyonuna doğru giderek Monaco’ya giden bir trene atladık.
Monaco, Menton ve Nice’in ortasında yer alıyor. Çok tepelik ve yüksek yamaçların olduğu, üst üste binalardan müteşekkil daracık bir ülke. Monaco, Vatikan’dan sonra Avrupa’nın en küçük ülkesi. Fransa’nın şehri gibi görünse de, kağıt üstünde bağımsız bir ülke.
Biz gittiğimizde Monaco grand prix’ine birkaç hafta kalmıştı, o yüzden pisti oluşturan yolların kenarına barikatlar kurulmuştu ve yaya trafiği belli yerlerden verilmişti. Bir şekilde yolumuzu bulduk ve meşhur Fairmont Monte-Carlo otelinin altından geçen tünele girdik. Formula 1 arabaları bu tünelden geçerken öyle bir ses çıkarıyor ki, ben TV’de izlerken bile zevkten dört köşe oluyorum.
Monaco zenginlerin yoğun olduğu bir yer, sokakta Ferrari görünce dönüp bakmıyorsunuz bile bir süre sonra. Acayip arabalar var.
Saat 3-4 gibi hafiften acıkmıştık, güzel manzaralı hoş bir kafeye oturduk. Ançüezli (hamsili) pizza ve trüf mantarlı risotto aldık. Risotto karambole geldi. Aslında sadece pizza alacaktık, ara öğün gibi. Garson fransızca risotto falan bir şeyler dedi, ben de 20 yıl evvel hafif yollu bir fransızca tedrisatı görmenin verdiği özgüvenle garsonla konuşmaya başladım. Ve zannettim ki o güne özel bir kampanya varmış da pizza alana risotto bedavaymış. Saflığa bak, sanki dominos pizzaya gitmişiz de bir alana bir bedavaymış. Ne kampanyası… Hesap gelince anladık ki, o güne özel spesyal olarak risotto varmış. Garson bana günün spesyalini anlatıyormuş.
150 euro hesap ödedik ya neyse.
Aslında aklımızda Monaco’ya çok yakın olan Eze’ye de uğramak vardı fakat saat geç olmuştu. Otelimize döndüğümüzde ayaklarımıza kara sular çoktan inmişti. Akşam hafif bir şeyler atıştırdık, çünkü Monaco’daki kafede kampanyadan istifade ederek karnımızı iyi doyurmuştuk.
Pazar günü ise sabahtan otelden ayrıldık ve güney Fransa kaçamağının sonuna geldik.







